11. Nöropsikiyatri Günleri Bildiri Özetleri

SÖZEL BİLDİRİLER

SS-1 OTOJEN VE REAKTİF OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUKTA ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI VE DİSSOSİYATİF YAŞANTILARIN KARŞILAŞTIRILMASI

Buket Belkız Güngör

Uzm. Dr. Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Amaç:

Otojen obsesyonlar tanımlanabilen bir uyaran olmadan duyumsanan cinsel, dinsel ve saldırganlık içeren düşünceler ile karakterizedir. Reaktif obsesyonlar ise tanımlanabilen bir dışsal uyarandan sonra bu uyaran ile bir şekilde bağlantılı rahatsız edici düşünceler ile karakterizedir. Bu düşünceler bulaşma, asimetri, şüphe, kontrol temalarını içerir. Otojen obsesyonları olan hastaların daha fazla sıklıkta erkek cinsiyetten olma ve dissosiyatif bozukluk tanısı alma eğiliminde oldukları bildirilmiştir. OKB’daki dissosiyatif belirtilerin çocukluk çağı travmalarından kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Çocukluk çağı travmaları duygusal, fiziksel, cinsel istismar ve ihmal boyutlarını kapsar. Bu çalışmada belirti yapısına dayanan bir ayrım olan ve cinsel, dinsel ve saldırganlık obsesyonlarını içeren otojen OKB ile kontrol, bulaşma ve şüphe obsesyonlarını içeren reaktif OKB’ da dissosiyatif yaşantılar ve çocukluk çağı travmalarının karşılaştırıldı.

Yöntem:

22 otojen, 40 reaktif obsesyonu olan 62 OKB tanılı hasta ve 48 sağlıklı kontrole Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği verildi. OKB hastalık şiddeti Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği ile değerlendirildi.

Bulgular:

Otojen OKB’de hastalık şiddeti ve ailesel yüklülük daha fazlaydı. Otojen ve reaktif OKB’ da dissosiyatif yaşantılar ve çocukluk çağı travmaları benzer bulundu. OKB ile sağlıklı kontrol grubu karşılaştırıldığında çocukluk çağı travmaları OKB’da daha fazlaydı.

Tartışma:

 

Otojen ve reaktif OKB’da ailesel yüklülük ve semptom şiddeti açısından anlamlı farklılık saptanması reaktif ve otojen OKB ayrımının daha ileri çalışmalarda araştırılması gereğini ortaya koymaktadır. OKB’ da anlamlı bir şekilde çocukluk çağı travmalarının sağlıklı kontrol grubuna göre fazla bulunması ancak otojen ve reaktif OKB’ da benzer bulunması, OKB’ da travmaların farklı kognitif süreçler ve farklı düşünme biçimlerine neden olup, farklı klinik görünümler ortaya çıkarabileceğini düşündürmüştür.


SS-2 OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK VE DERİ YOLMA BOZUKLUĞU HASTA GRUPLARININ SOMATOFORM DİSOSSİASYON ÖLÇEĞİNE GÖRE KARŞILAŞTIRMASI

Ayşegül Kart, Özlem Gül

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Psikiyatri Kliniği

Amaç:

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarında dissosiatif yaşantılar normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı-5’de (DSM-5) Deri Yolma Bozukluğu (DYB) OKB ve ilişkili Bozukluklar kategorisinde bağımsız bir tanı olarak yer almıştır. DYB bazı hastalarda otonomik olarak gerçekleşmekte ve tam bir farkındalıktan ziyade dissosiyatif özellikler içermektedir. Bu çalışmada OKB ve DYB dissosiasyon açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.

Yöntem:
Nevşehir Devlet Hastanesi Psikiyatri polikliniğine 2012-2013 yılları arasında başvuran 52 (%71.2 kadın, %28.8 erkek) OKB ve 53 (%86.8 kadın, %13.2 erkek) DYB hasta Sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Somatoform Dissosiasyon Ölçeği (SDÖ) ile değerlendirildi.

Bulgular:

OKB grubu ile DYB grubunun BAÖ (p=0.317), BDÖ (p=0.980), SDÖ (p=0.743) ölçek skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmadı ( tüm karşılaştırmalar için Student-t testi)

Sonuç:

DYB, DSM-5’te yeni bir tanı olarak yer almaktadır. OKB ile ayrışan ve örtüşen özellikleri olan DYB’i somatoform dissosiasyon ölçeği ile değerlendirdiğimiz bu çalışmada OKB ile benzer özellikler gösterdiğini bulduk. Alttiplendirmeleri de kapsayan daha geniş örneklemlerde ileri araştırmaların yapılması uygundur.


SS-3 BİR RUH VE SİNİR HASTANESİ YEME BOZUKLUĞU POLİKLİNİĞİNDEN 2 YILLIK DENEYİM PAYLAŞIMI

Eren Yıldızhan

Bakırköy Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği

Amaç:

Yeme bozukluğu tedavisinde ülkemizdeki güncel klinik uygulamaların incelenmesi, hastalarının takip ve tedavisindeki ihtiyaçlar ve eksikliklerin belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu amaçla bir ruh sağlığı hastanesindeki yeme bozukluğu polikliniğinden ön verilerin sunulması amaçlanmıştır.

Yöntem:

2 yıl boyunca yeme bozukluğu polikliniğinden aynı hekim tarafından takip edilmiş olan hastalar ile ilgili veriler tanımlayıcı istatistik yöntemler ile retrospektif olarak incelenmiştir.

Bulgular:

2 yıllık sürede takip edilen 45 hastanın yaş ortalaması 25,82 ± 6,76 olarak saptandı. Hastaların tanı dağılımlarının anoreksiya nervoza-kısıtlayıcı tür (n=6), anoreksiya nervoza-tıkınırcasına yeme/çıkarma türü (n=5), bulimiya nervoza (n=23), tıkınırcasına yeme bozukluğu (n=7) ve yeme bozukluğu, diğer (n=4) olduğu görüldü. Eş tanılara bakıldığında ise majör depresif bozukluğun (n=17) en sık görülen eş tanıydı, diğer eş tanılar; anksiyete bozukluğu (n=3), sınır kişilik bozukluğu, madde kullanım bozukluğu (n=2), dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (n=1), obsesif kompulsif bozukluk (n=1), obsesif kompulsif kişilik bozukluğu (n=1) olarak sıralandı. Başvuranlar arasında yalnızca 2 erkek hasta vardı, tanıları ise anoreksiya nervoza- tıkınırcasına yeme/çıkarma türü ve bulimiya nervozaydı. Tıkınırcasına yeme bozukluğu olan hastaların hepsinde majör depresif bozukluk eş tanısı mevcuttu. 2 yıllık süreç boyunca, 30 hastada (%66,7) psikoterapiye ek olarak farmakoterapi de kullanılmıştı. Anoreksiya nervoza-kısıtlayıcı tür ve tıkınırcasına yeme bozukluğu olan hastaların hepsinde tedavide psikoterapiyle eşzamanlı farmakoterapi de kullanılmıştı. Başvuran 45 hastanın 35’inde (%77,8) geçmişte tedavi öyküsü yoktu.

Sonuç:

İlk kez başvurusu olan hastaların çoğunlukta olmasından yola çıkarak, ruh sağlığı hizmeti veren kurumlarda özelleşmiş yeme bozukluğu poliklinikleri açılmasının daha önce tedavi başvurusunda bulunmamış hastaların tedaviye katılmasına yardımcı olacağı ileri sürülebilir.


SS-4 TEMPORAL LOB EPİLEPSİ HASTALARINDA DEJAVU FENOMENİNİN BELLEK FONKSİYONLARI İLE İLİŞKİSİ

Emine Taşkıran

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji AD

Amaç:

Dejavu (DV), insanın, yaşamakta olduğu bir anı veya ilk defa gördüğü bir yeri sanki daha önce de yaşamış veya görmüş gibi bir hisse kapılması durumudur. Epilepsili hastalarda paranormal aktivite, rüyaların hatırlanması ve seyahat sıklığının DV ile korelasyon gösterdiği ve bundan dolayı vizüel bellek şebekesinin DV fenomeninde etkin olabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada DV olan ve olmayan temporal lob epilepsi (TLE) hastalarında verbal ve nonverbal bellek performanslarının değerlendirilmesi hedeflenilmiştir.

Gereç ve Yöntemler:

Kliniğimizde TLE tanısı ile takip edilerek nöropsikiyatrik inceleme istenen hastaların verbal ve nonverbal bellek ve öğrenme fonksiyonları California İşitsel Sözel Öğrenme Testi, WMS Mantıksal bellek, WMS Şekil belleği alt testi ve Rey Osterrieth testi kullanılarak değerlendirildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, el dominansı, eğitim yılı, epilepsi süresi, epilepsi başlangıç yaşı, lateralizasyonu ile korelasyonları incelendi.

Bulgular:

24 DV olan (10K; 14E, DV+) ve 18 DV olmayan (6K; 12E, DV-) 42 TLE hastası değerlendirmeye alındı. DV+ grupta daha yüksek oranda verbal bellek gecikme (%%58.4; %33.4) ve nonverbal bellek hatırlama (%54.2; %27.8) performansları korunmuş olarak bulunurken, kadın cinsiyet, nondominant hemisferik tutulum ve sağ taraf hakimiyeti mevcuttu. DV- grupta ise non verbal bellek kodlama performansının korunduğu ancak hatırlama performansının etkilendiği dikkat çekti.

Sonuç:

Dejavu asıl mekanizması tam olarak anlaşılmamış olup gizemini koruyan bir fenomendir. Bu çalışmada elde edilen bulgular DV fenomeni gösteren TLE hastalarının verbal bellek gecikme ve nonverbal bellek hatırlama performanslarının korunmuş olduğu yönündedir. Bellek fonksiyonlarının ayrıntılı incelenmesi DV oluşumunda etkin şebekelerin aydınlatılmasına ve mevcut gizemin çözülmesine ışık tutabilir.


SS-5 SENKOPLARDA ELEKTROENSEFALOGRAFİ İNCELEMESİNİN YERİ

Mecbure Nalbantoğlu

İstanbul Bilim Üniveristesi Tıp Fakültesi, Nöroloji AD

Giriş:

Senkop, serebral hipoperfüzyon sonucu meydana gelen, kısa süreli, geçici bilinç kaybı olarak tanımlanmaktadır. Senkoplarda anamnez ve fizik muayene tanıda temel basamaklar olsa da, elektroensefalografi (EEG) incelemesi ayırıcı tanıda önemli bir yere sahiptir. Çalışmamızda, senkop ile başvuran hastalarda EEG’nin tanıdaki değerini araştırmak amaçlanmıştır.

Yöntem:

Çalışmamızda, EEG Laboratuvarı’na senkop tanısı ile refere edilen 288 hastanın rutin skalp EEG kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Temel aktivite amplitüdleri, frekansları, anormal EEG patern ve deşarjları değerlendirilmiştir. Demografik özellikler ve senkop etyolojileri kaydedilmiştir. EEG bulguları; normal, jeneralize yavaşlama, epileptiform anomaliler, fokal yavaşlamalar, hemisfer asimetrileri, düşük amplitüdlü EEG trase incelemeleri şeklinde altı gruba ayrılmıştır. Bu incelemeler, yaş ve cinsiyete göre de istatistiksel analiz ile değerlendirilmiştir.

Sonuç:

Çalışmaya 148’i kadın (%51.4), 140’ı erkek (%48.6)olmak üzere toplam 288 kişi dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 42.28 (+ 1.32) (12-91 yaş arası)olarak hesaplanmıştır. Hastalar yaş gruplarına göre altı gruba ayrılmıştır: Grup 1- 12-18 yaş, Grup2- 18-30 yaş, Grup3- 30-45 yaş, Grup4- 45-60 yaş, Grup5- 60-75 yaş, Grup6- 75 yaş ve üstü. Elektroensefalografi bulguları 203 kişi (%70.5) normal, 47 kişi (%16.3) düşük amplitüdlü trase incelemesi, 13 kişi (%4.5) epileptiform anomali varlığı, 10 kişi (%3.5), hemisfer asimetrisi, 8 kişi (%2.8) jeneralize yavaşlama, 7 kişi (%2.4) fokal yavaşlama şeklinde değerlendirilmiştir. EEG bulguları cinsiyet (p=0.2) ve yaş gruplarına (p=0.3) göre değerlendirildiğinde anlamlı farklılık izlenmemiştir.

Tartışma:

Noninvaziv bir tanı yöntemi olan EEG’nin senkopların ayırıcı tanısındaki yeri tartışmasızdır. Ancak patolojik EEG bulguları sadece klinik bulgularla beraber olduğunda anlamlıdır. Bu bağlamda, rutin EEG’lerinde patolojik bulgu saptanan atipik vakaların takiplerinde bu tetkik önem kazanmaktadır.


SS-6 ÜÇÜNCÜ BASAMAK EPİLEPSİ POLİKLİNİĞİNDE LAKOZAMİD TEDAVİSİNİN ETKİNLİĞİ

Hande ALİBAŞ

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji AD, Klinik Nörofizyoloji BD

Amaç:

Lakozamid, sodyum kanallarının yavaş inaktivasyonunu seçici olarak artırarak etki eden, fokal başlangıçlı epileptik nöbetlerin tedavisinde kullanılan bir molekülüdür. Bu çalışmada amacımız, üçüncü basamak merkez olarak çalışan hastanemizin epilepsi polikliniğinde lakozamid tedavisinin etkinliğini belirlemek ve daha önce bildirilmiş etkinlik oranları ile karşılaştırmaktır.

Gereç ve Yöntem:

Epilepsi polikliniğimizde takip edilen hastalardan minimum 8 hafta boyunca lakozamid kullananlar çalışmaya dahil edilmiştir. Epileptik nöbetlerinin yanında non-epileptik psikojen nöbetleri olanlar, hastanemize başvurusunda lakozamid kullanmakta olanlar ve eşlik eden kronik nörolojik hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Hastaların demografik özellikleri, lakozamidin hangi ilaçlara, kaçıncı sırada eklendiği, tedavi öncesi ve sonrası nöbet sıklığı, nöbet sıklığının tedaviyle ≥%30 ve ≥%50 azaldığı hasta oranı analiz edilmiştir.

Bulgular:

Çalışmamıza 13’ü erkek olmak üzere toplam 31 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 34.2 ± 10.5 idi. 30 hasta (%96.7) dirençli epilepsi hastasıydı. Hastaların tamamında lakozamid ekleme tedavisi olarak kullanılmış olup, ortalama 3. ilaç olarak başlanmıştı. Hastaların lakozamid tedavisi öncesi nöbet sıklığı 16.6 ± 29.8/ay iken, lakozamid tedavisi sonrası nöbet sıklığı 4.5 ± 30/ay’a gerilemiştir. 19 (%61) hastamızın nöbetleri ≥%30 oranında; 15 (%48.3) hastanın nöbeti ise ≥%50 oranında azalmıştır.

Tartışma-Sonuç:

Kohortlarda; lakozamid ek tedavisinden ≥%50 fayda görenler 12 ve 24 haftalık gözlemlerde sırasıyla %53-76 ve %50-70’dir. Lakozamidin hastaların kullandığı antiepileptiğe ilk eklenen ilaç olduğunda ≥%50 nöbet azalması sağlama oranı %70 iken, daha sonra eklenen ilaç olduğunda bu oran gerilemektedir. Lakozamid, dirençli epilepsi hastalarının yalnızca %38’inde ≥%50 oranında nöbet kontrolü sağlayabilmiştir. Hastalarımızın lakozamid tedavisinden %48.3 oranında fayda görmüş olması, çoğunluğunun dirençli epilepsisi olması ve ortalama 3. ilaç olarak kullanılması ile ilişkili olduğunu düşünmekteyiz.


SS-7 ALEKSİTİMİ KİŞİLİK ÖZELLİĞİ İLE BAĞLANMA STİLLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ

Mesut Yavuz1 , Burcu Erdur 2

Fransız Lape Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Kliniği,İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji BD1

İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji BD2

Giriş:

Aleksitimi duyguları tanıma ve ifade etmede güçlük, aşırı dışa dönük bilişsel özellikler ve kısıtlı hayal kurma becerisi ile karakterize bir kişilik özelliğidir. Bu araştırmada aleksitiminin güvenli, kaygılı/kararsız ve kaçıngan bağlanma stilleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma 18 ile 28 yaş aralığında 481 üniversiteöğrencisi (% 59 kadın, s= 283) üzerinde yürütülmüştür. Ölçüm araçları olarak sosyodemografik bilgi formu, 20 soruluk Toronto aleksitimi ölçeği (TAÖ-20) ve erişkin bağlanma biçimi ölçeği (EBBÖ) kullanılmıştır. Ölçekler arası korelasyonlar Spearmen’ın sıralama korelasyon katsayısı ile belirlenmiştir. Bağlanma stilleri, yaş ve cinsiyetin aleksitimi kişilik özelliğine sahip olma üzerine yordayıcı etkisi ikili durum regresyon analizi ile değerlendirilmiştir.

Bulgular:

TAÖ-20 puanları güvenli bağlanma (r=-.267) ile negatif yönde, kaygılı/kararsız (r=.422) ve kaçıngan bağlanma puanları (r=.400) ile pozitif yönde korelasyonlar göstermiştir. İkili durum regresyon analizi kaygılı/kararsız, kaçıngan bağlanma stilleri ile cinsiyetin, aleksitimi kişilik özelliğine sahip olmayı anlamlı ölçüde yordadığını göstermiştir.

Tartışma:

Aleksitimi kişilik özelliği depresyon, kaygı bozuklukları, dürtü kontrol bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk bağımlılığa yatkınlığı arttıran; duyguları tanıma ve ifade etmede sorun ve empatik düşünme beceri eksikliği nedeni ile sosyal işlevsellikte ciddi düşüşe yol açabilen bir kişilik özelliğidir. Araştırmamızın sonuçları, aleksitimi kişilik özelliği bulunan genç erişkinlerde, bağlanma stillerinin araştırılmasının ve bağlanma kalitesi ile ilgili psikoterapötik müdahalelerin, aleksitiminin sağaltımında faydalı olabileceğini düşündürmektedir.


SS-8 OBSTRÜKTIF UYKU APNE SENDROMUNDA PERIFERIK KIRMIZI KAN HÜCRELERINDE AZALMIŞ ROCK1 VE ROCK2 DÜZEYLERI

Murat GİRİŞ1, Şenay AYDIN2

1İstanbul Üniversitesi Aziz Sancar Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsü, Sinirbilim AD

2 İstanbul Yedikule Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim Ve Araştırma Hastanesi, Nöroloji AD

Amaç:

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), uyku sırasında tekrarlayan üst solunum obstrüksiyonları ile gelişen geçici hipoksi atakları, azalmış kan oksijen satürasyonu ve bozulmuş uyku kalitesi ile karakterize olan bir hastalıktır. OUAS arteriyel ve pulmoner hipertansiyon, kardiyovasküler ve serabravasküler hastalıklar ve metabolik sendrom için bir risk faktörüdür. Rho ilişkili protein kinaz (ROCK1 ve ROCK2) aşırı aktivasyonu hipoksi, hipertansiyon, pulmoner hipertansiyon, kalp yetmezliği , kalp krizi gibi kardiyovasküler hastalıklara neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda , OUAS ile ilişki hipoksinin, kronik hipoksi ve endotelyal disfonksiyonun biyokimyasal bir belirtici olduğu düşünelülen ROCK1 ve ROCK2 ekspresyon düzeylerini değistirip değiştirmediğini araştırmaktı.

Gereç ve Yöntem:

Çalışmaya 47 OUAS’lu hasta ( 42 ±8,4) ve 17 sağlıklı ( 39,2 ±8,7) sağlıklı kontrol erkek katıldı. C reaktif protein (CRP), lipid profili, ferritin, lenfosit ve nötrofil düzeyleri, oksijen satürasyonu ölçüldü. Ayrıca vücut kitle ve yağ indeksi, visseral yağ indeksi hesaplandı. Hasta ve kontrol grubundaki bireylerde polisomnografi testi yapıldı. Western blot yöntemiyle preferik kırmızı kan hücresinde ROCK1 ve ROCK2 ekspresyonu çalışıldı.

Bulgular:

OUAS hastalarının gündüz alınan periferik kan hücrelerinde ROCK1 ve ROCK2 ekspresyonu kontrol grubuna göre anlamlık olarak düşük bulunurken, gece alınan kanlarda anlamlı bir fark bulunmadı. ROCK1/ROCK2 oranı kıyaslandığında hasta ve kontrol grubunda anlamlı bir fark saptanmadı. ROCK1/ROCK2 düzeyleriyle serum total trigliserit, CRP ve lökosit sayıları arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (p < 0,001). Hipoksi parametreliyle kuvvetli korelasyon saptanmadı.

Sonuç:

OUAS hastalarında ROCK1/ROCK2 hipoksi parametreleriyle korelasyon gözükmemekle birlikte, inflamasyon değişkenliğiyle anlamlı korelasyon saptanmaktadır. Metabolik sendrom ve obezite ile indüklenen inflamasyonun endotelyal disfonksiyona neden olarak ROCK1/ROCK2 düzeylerini değiştirdiği düşünülmektedir.


SS-9 REM DAVRANIŞ BOZUKLUĞU VE EŞLİK EDEN UYKU BOZUKLUKLARININ POLİSOMNOGRAFİK ÖZELLİKLERİ

Oya Öztürk, Vasfiye Kabeloğlu

S.B.Ü. Bakırköy Prof Dr Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Nöroloji Kliniği

Giriş:

REM davranış bozukluğu (RDB) REM uykusu sırasında normalde olması gereken kas atonisinin kaybı ve görülen rüyanın içeriği ile ilişkili olarak ortaya çıkan kompleks motor aktivite ile karakterize bir parasomnidir. Diğer parasomniler ve uyku bozukları RDB’ye eşlik edebilmektedir. Çalışmamızda RDB tanısı konan hastalarda diğer uyku bozuklarının sıklığı ve polisomnografik özelliklerini araştırmayı hedefledik.

Gereç ve Yöntem:

Çalışmaya retrospektif olarak Ocak 2015- Ekim 2018 tarihleri arasında uyku kliniğimizde yatarak polisomnografi yapılmış ve RDB tanısı konarak poliklinik takibine alınmış 46 hasta dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, Epworth uykululuk skalası ve polisomnografi bulguları kaydedildi.

Bulgular:

46 hastanın 31’i erkek (%67,4), 15’i (%32,6) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 53,2±12,7 bulundu. Yirmibeş hastada (%54,3) obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) saptandı. OUAS saptananların %80’i erkekti. Dokuz hastada (%19,6) REM ile ilişkili OUAS mevcuttu. OUAS’ı olan ve olmayan RDB hastaları arasında uyku evrelerinin yüzdeleri açısından anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). On hastada uykuda periyodik ekstremite hareket bozukluğu (%21,7), 6 hastada (%13) üst solunum yolu direnç sendromu ve 2 hastada (%4,3) huzursuz bacaklar sendromu saptandı.

Sonuç:

RDB’na OUAS eşlik etmekte olup bizim hastalarımızın yarısından fazlasında OUAS saptanmıştır. Bu nedenle bu hastalara polisomnografi yapılması önem taşımaktadır. Bu durum RDB ile OUAS’ın yüksek oranda birlikte görülmesi ve OUAS’lı hastalarda PAP tedavisi sonrasında RDB semptomlarının ortadan kalkabilmesi bakımından önemlidir.


 POSTER BİLDİRİLER

PS-1 ALZHEİMER HASTALIĞINDA AŞIRI GÜNDÜZ UYKULUĞU; OLGULAR ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME

Derya İpekçioğlu

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Alzheimer hastalığındaki (AH) patofizyolojik değişimlere bağlı olarak, hastaların %25-40’ında uyku bozukluğu geliştiği bildirilmiştir. En önemli bulgular, uyku fragmentasyonunda artış, uyku latansında artış, evre 1 uykusunda artış, gündüz uyuklamalarında artış, yavaş dalga uykusunda azalma ve toplam uyku süresinde azalmadır (1). Farklı çalışmalarda, AH’ında aşırı gündüz uykululuğunun görüldüğü bildirilmiştir. Normal uyku/uyanıklık döngüsündeki bozulmaya bağlı olarak, gece uyanıklığında artış ile birlikte aşırı gündüz uykululuğu gelişmektedir. Bu durum, bilişsel bozulma ve demans gelişimine pareleldir (2). Toplum temelli ,65 yaş ve üzeri, demansı olmayan 1041 katılımcının dahil edildiği, üç yıllık izlem çalışmasında, uyku yetersizliği ve aşırı gündüz uykululuğunun, demografik ve klinik faktörlerden bağımsız olarak yaşlı erişkinlerde demans gelişimi için risk faktörü olduğu bildirilmiştir (3). MAPT (Multi-domain Alzheimer Preventive Trial) çalışma grubundan seçilen, 70 yaş ve üzeri 479 katılımcının dahil edildiği, önleyici tedbirlerde uykunun yerinin değerlendirildiği, 18 aylık izlem çalışmasında, aşırı gündüz uykululuğu olanlarda mini mental test skorunda düşme riskinde artış olduğu saptanmıştır. Bilişsel bozulmanın önlenmesinde, uyku/uyanıklık döngüsündeki bozulmanın erken dönemde saptanmasının ve sağlıklı uyku stratejilerinin önerilmesinin yardımcı olabileceği önerilmiştir (4). Bugünkü sözel bildiride, aşırı gündüz uykululuğu nedeniyle geropsikiyatri polikliniğine getirilen iki vaka üzerinden, AH tanısı ve hastalardaki aşırı gündüz uykululuğunun değerlendirilmesi, yönetimi ve tedavisi tartışılacaktır. 


 

PS-2 EPILEPSI CERRAHISI UYGULANMIŞ HASTADA UZUN SÜRE SONRA ORTAYA ÇIKAN PSIKOZ OLGUSU VE TEDAVI YAKLAŞIMI

Berkay Vahapoğlu, Hale Firdevs Taşçı, Cenk Varlık

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Giriş:

Epilepsi tanısı alan kişilerde, psikiyatrik hastalıklara toplumun geneline oranla daha sık rastlanılmaktadır. Epilepsiye eşlik eden psikiyatrik bozukluklarda tanı koymak zordur ve bu tanılarda tedavi daha güç sağlanmaktadır. Temporal lob epilepsisi psikozla daha sık ilşkilidir1. Epilepsi cerrahisi sonrası da psikoz veya depresif belirtiler gelişebilir2. Bu posterde epilepsi tanısından 27, epilepsi cerrahisinden 14 yıl sonra ortaya çıkan bir genel tıbbi duruma bağlı psikoz olgusunu ele aldık.

Olgu:

35 yaşında erkek hasta, ailesinin isteği ile tarafımıza hakkında konuşulduğunu düşünme ve saldırganlık şikayetleriyle başvurdu. Bu belirtiler yaklaşık 1 yıldır mevcutmuş ve giderek artış göstermiş. 8 yaşında tonik-klonik epileptik nöbetlerinin başlamasıyla temporal lob epilepsisi tanısı alarak nörolojik tedaviye başlanmış. Antiepileptik tedavilere rağmen haftada 1-2 kez nöbet geçirmesi nedeniyle epilepsi cerrahisi uygulanan hastanın nöbetleri 2014 yılına kadar devam etmiş. Çocukluğundan bu yana dürtü kontrol güçlükleri ve öğrenme güçlüğü mevcutmuş. Geçmişte psikotik dönem tariflenmeyen hastada 1 yıldır süreğen psikotik belirtilerin mevcut olduğu saptandı. Tedaviye başlandıktan 10 ay sonra tedavide Paliperidon uzun etkili forma (150mg/ay) geçilmesiyle psikotik bulgularda remisyon sağlandı.

Tartışma-Sonuç:

Epilepsi tanısı olan hastalarda eşlik eden psikiyatrik semptomlar detaylı ele alınmadığında bunlar davranım bozukluğuna, kronik hastalığa bağlı semptomlar olarak değerlendirilmekte ve tedavisiz kalabilmektedir3. Bu olguda da görüldüğü gibi epilepsi tanısı koyulduktan 20 yıl sonra dahi psikoz ortaya çıkabilmektedir. Tedavide epileptik nöbet eşiğinde düşme, uzun etkili antipsikotik kullanımının etkinliği göz önünde bulundurulmalıdır. EEG’nin psikoz geliştikten sonra normal sınırlarda olabileceği akılda bulundurulmalıdır4.Bu hastalarda Paliperidon Palmitat gibi uzun etkili atipik antipsikotik preparatları ön planda düşünülebilir. 


 

PS-3 BİPOLAR AFFEKTİF BOZUKLUK TANILI HASTANIN OBSTÜRKTİF UYKU APNE SENDROMU SEMPTOMLARININ TEDAVİSİYLE DEPRESİF BULGULARININ GERİLEMESİ

Hale Firdevs Taşçı, Berkay Vahapoğlu, Cenk Varlık

Bakırköy Prof.Dr.Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Amaç:

Obstrüktif uyku apne sendromu(OSAS), uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya kısmi (hipopne) üst solunum yolları obstrüksiyon nöbetleri ve eşlik eden kan oksijen satürasyonunda azalma ile belirli bir sendromdur(ICSD-2 2005).Bir çalışmada OSAS hastalarında sıklıkla depresyon ve anksiyete bozuklukları bulgulanmıştır.1 OSAS hastalarında depresyon görülme sıklığının %40 ile %60 arasında olduğunu ve anksiyete belirtilerinin %16 ile %50 arasında olduğunu gösteren çalışmalar vardır. 2-4Bu posterde bipolar affektif bozukluk tanılı hastanın obstrütif uyku apne sendromu semptomlarının tedavisiyle depresif bulguların gerilemesi konu alınmıştır.

Olgu:

36 yaşında, erkek, bekar, ilkokul mezunu, askerliğini tam yapmış, 13 yıldır bipolar affektif bozukluk tanısıyla takibi yapılan olgumuzun Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’ne kabulü yapıldığında isteksizlik, alınganlık, değersizlik ve suçluluk duyguları gibi depresif bulgularının yanı sıra anksiyete, adaptasyon güçlüğü, sosyal ve ailevi iletişim sorunları ve öfke kontrol problemleri mevcuttu.(HAM-D:35, HAM-A:34) Ayrıca obsrüktif uyku apne sendromu tanısı olan hasta merkezdeki takibinin 3. ayında göğüs hastalıkları polikliniğine başvurması gerekliliğini kabul etmiş, bireysel görüşmelerde kilo kontrolü ve uyku hijyeniyle alakalı çalışılmış, azalan ataklarla eş zamanlı olarak anksiyete ve depresyon bulgularında gerilemenin yanı sıra işlevsellğinde artış, aile ve akran ilişkilerinde belirgin düzelme, öfke kontrolüne dair artmış otokontrol düzeyi belirlenmiştir.(HAM-D:19, HAM-A:24)

Tartışma:

Anksiyete belirtileri ve OSAS arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmaların yanında anksiyete belirtilerini OSAS'dan çok uykusuzluğa bağlayan çalışmalar da mevcuttur. 5

Yapılan bir çalışmanın örneklemini oluşturan 43 OSAS hastasının %42.2’sinin verdikleri öyküden psikiyatri bölümüne başvuru ve tedavi geçmişinin olduğu; çoğunun şikayetlerinin devam ettiği ve gördükleri ruhsal tedaviden yeteri kadar fayda görmedikleri bildirilmiştir. Bu durum depresyonun OSAS'ın büyük bir epifenomeni olduğu bakış açısını destekler gözükmektedir (Reynolds ve ark. 1984). 


 

PS-4 ERİŞKİN HASTADA KONFÜZYON AYIRICI TANISINDA NADİR BİR NEDEN: KEDİ TIRMIĞI ENSEFALİTİ

Mecbure Nalbantoğlu 1, Esin Çevik 2

1 İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroloji AD

2 İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları AD

Giriş:

Bartonella henselae, kedi tırmığı hastalığının birincil etkenidir. Bartonella hensela'ya bağlı bakteriyel enfeksiyon genellikle kedi /köpek temaslarını takiben çocuklarda ve genç erişkinlerde gelişir. Hastalık genellikle kendini sınırlar ve ciddi komplikasyonları nadir görülür. Tanı, genellikle serolojik testlerle konur. Burada, konuşma bozukluğu ve kafa karışıklığı ile kliniğimize başvuran bir kedi tırmığı ensefaliti tanılı hastayı sunmaktayız.

Olgu Sunumu:

Yetmişyedi yaşında erkek hasta ani gelişen konuşmada duraksama, kelime bulma güçlüğü ve kafa karışıklığı şikayetleri ile kliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde iki aydır devam eden üst solunum yolu enfeksiyonu dışında herhangi bilinen bir hastalığı olmadığı öğrenildi. Nörolojik muayenesinde isimlendirme ve renklendirmenin bozuk olduğu, tekrarlanmanın korunduğu afazi dışında patolojik bulguya rastlanmadı. Fiziksel muayenesinde kollarda purpurik döküntüler ve sağ supraklaviküler lenfadenomegali izlendi. Kontrastlı beyin manyetik rezonans görüntülemede akut patoloji saptanmadı. EEG incelemesinde sağ fronto-sentro-parietal bölge üzerinde daha belirgin olmak üzere bilateral jeneralize paroksismal bir anomali varlığı bulundu.Beyin omurilik sıvısı incelemesinde normal glukoz, yüksek protein seviyeleri, 40 lökosit görülmekle birlikte; viral PCR, bakteriyal kültür ve tüberküloz testleri negatifti. Supraklaviküler lenfadenopati eksizyonel biyopsisinde süpüratif nekrotizan granülomatöz lenfadenit saptandı. Antibiyotik tedavisi sonrası hastanın kliniği 24-36 saat içinde iyileşti. Kediler ile temas ve tırmalama öyküsü olan hastanın Bartonella henselae seroloji titreleri IgG pozitif (> 1: 320) ve IgM negatif bulundu.

Sonuç:

Kediler ile temas öyküsü olan ensefalopati tablosu mevcut hastalarda, nadir de olsa kedi tırmığı ensefalitinin akla getirilmesi gerekmektedir. 


 

PS-5 MCH NEURONS IN THE HYPOTHALAMUS HAVE AN EFFECTIVE ROLE IN MEMORY CONSOLIDATION

Özlem Mutlu Burnaz

T.C. İstanbul Medipol Üniversitesi Rejeneratif ve Restoratif Tıp Araştırmaları Merkezi

The contribution of molecular biological approach have led developments of new techniques in various scientific fields. One of these astonishing fields is brain research. Chemogenetic/optogenetic techniques are in service of solving century-old mysteries. Up to now, it is known that there are specific brain regions related to memory, they are highly interconnected and there is a dynamic anatomical settlement. These connections may be a subject to outer factors such as sleep which has a critical role in memory consolidation. In this context, Rapid Eye Movement (REM) stage is an important stage of sleep which has been a particular interest to many scientists in terms of the association between REM stage and memory consolidation. Here, we inhibited Melanin Concentrating Hormone (MCH) neurons which show high activity during REM sleep using a chemogenetic tool and then scored memory performance with novel object recognition test. According to our results, memory performance is decreased upon inhibition showing these neurons play an indispensible role in consolidation circuit. 

Duyurular

Vaka Tartışmaları 2017/3